Çevre / Sağlık

Gaslighting Nedir?

Son zamanlarda kulağımıza yeni bir terim çalınmaya başlandı “gaslighting” İngilizce havalı bir isimle literatüre giren bu şey esasen yıllardır bildiğimiz maruz kaldığımız ancak adını koyamadığımız veya hakkında farkındalık oluşturamadığımız bir çeşit manipülasyon.

Gaslighting hedefindeki kişinin algılarını yanıltarak, kendisiyle çelişmesine ortam hazırlayan, zaman içinde kişinin kendisine olan güveni sarsmak ve nihayetinde yaptığı hiçbir şeyden emin olamayan özgüvensiz ve bağımlı bir insan meydana getirmek üzere uygulanan bir manipülasyon ve hatta bir işkence metodu. Bu metot düşmanlara bilinçli uygulandığı gibi dostlara ve hatta aile içinde yakınlara bilinçsiz olarak da uygulanabiliyor. Söylediğiniz bir şeyi söylemediğinizi iddia etmeleri ya da tam tersi, bir yere koyduğumuz eşyayı daha sonra bulamayıp sorduğumuzda  kimsenin görmediğini söylemesi ile başlayan algılarımızla çaresizlik oyunu.

Bunlar gibi dostane uygulanan en basit örneklerden tutun da en ağır travmalara neden olacak şeylere maruz kaldığımızın farkında olmadan üzerimizde bıraktığı etkilerle yaşamaya devam ediyoruz, Bu insanın insana oynadığı bir oyun ancak tabiat veya Yaratıcı da bize böyle bir oyun oynuyor olabilir mi? Mesela ölüm geride kalanlara gaslighting tarzı bir işkence değil midir?

Bir  ömür beraber yaşadığın insanın her hali ve her şekli beyninin en ince kıvrımlarına kadar yer etmişken, algıların onun varlığını şevksiz şüphesiz onaylıyorken o kişinin hayata gözlerini kapaması ile onunla ilgili her şeyin birden yok olması algılarımıza yönelik çirkin bir şaka değil mi? Bu çirkin şakadan çıkmak için gönlümüzün ve zihnimizin yardımıyla ondan kalanları canlı tutmaya çalışarak oyunu bozmak istesek de çabalarımız durumu düzeltmeye yetmiyor.

 Var olanın aniden yok oluşuna türlü türlü izahlar arıyoruz, ispatsız senaryolar yazıyoruz. Neticede maruz kaldığımız bir manipülasyondan kurtulmak için kendimizi yeni bir manipülasyona sokuyoruz. Bu durumu fark etmek acılarımızı azaltır mı bilemem ama farkındalık yaratmak adına bir faydası olabilir, Tüm bu maruz kaldığımız şeyler bir yana ölüm bilinci yeni sorgulamaları taşıyor dünyamıza. Ölüm söz konusu olunca yaşamanın öğrenmenin düzen kurmanın anlamını sorguluyor insan. Bir gün yok olacaksak neden varız? Beynimiz bir hard disk gibi kopyalanamadan yok olacaksa âlim olmanın anlamı ne? Kıymetli bilgilerle donanmış beynimizin toprağa gübre olmanın dışında bir fonksiyonu olmalı. Her sorgulama ve soru ile bilmediğimiz kapıları çaldıkça yeni sorular yeni kapılar buluyoruz karşımızda, merakımızı temsil eden ateş dinsin isterken istemeyerek de olsa körüklüyoruz onu.  

Peki  tüm bu soruların basit bir cevabı olabilir mi? Tüm kapılara uyacak tek bir anahtarımız olsaydı diner miydi merakımız, ölüm ve yaşam sorgulamaları? Cevap “iyi insan olmak” ise evet birçok soruya set çeken kısa basit ancak etkili bir cevap hatta çözüm diyebilirim.           

Misyonumuz iyi insan olmak olunca niçin doğduğumuzun, hayatın içinde tecrübe edinmek için niçin burada vakit doldurduğumuzun ve günü gelince niçin yaşadıklarımızı kendimizle birlikte alıp götürdüğümüzün cevabını buluyorum, İyi insan demişken bu tanıma neler koyabiliriz? Elbette yapacağımız tanım kültürlere yaşanılan şartlara geleneklere göre az çok şekil değiştirir ancak temelde izahı tektir yaptığımız her şeyin başına “iyi “sıfatı koyabiliyorsak eğer iyi insan olma yolunda yolculuğa çıkmışız demektir.

Yaptığımız işlerin önemli ya da önemsiz olması değil iyi yapılıyor olması önemlidir. Tabi ki kabul etmek lazım iyi bir Başbakanın etki alanı daha geniş olacaktır ama iyi bir esnaf olmak, iyi anne olmak, iyi sanatkâr olmak daha az önemli değildir. Yaptığı iş ne olursa olsun özenerek fedakarlıkla gönülden yapılan her iş bizleri iyi insan olma yolunda ilerletecektir. Adına yaşamak dediğimiz şu hayat macerasında başımıza ne gelirse gelsin her neye maruz kalırsak kalalım iyi insan olmak için bu dünyaya geldiğimizi unutmayalım.

Belki de iyi bir insan olmak konusunda bizi en çok zorlayan iş ortamlarımızdır. Rekabetin söz konusu olduğu her meslekte iyi insan olmayı korumak en zor iştir.

Çalışma ortamlarında mobbing illa işveren ya da onun vekili tarafından uygulanmaz. Çoğu kez çalışma arkadaşlarımız tarafından manipüle edilip iş akdimizi sonlandırırız. Rekabetin boyutuna göre uygulanan psikolojik şiddette de değişiyor. Özellikle yükselme vaat eden konumlarda olay mobbingden , manipülasyondan ziyade gaslightinge dönüşebiliyor.

Yapmadığımız bir çok hatalı işlem bizim üzerimize yüklenebiliyor. Hatta verilmemiş olan görevler sanki daha önceden tarafımıza bildirim yapılmışçasına sonuç beklenmesi, işte bu dayanılacak bir psikolojik şiddet değildir.

Kendi meslek sektörümüzden ele alırsak ofislerde veya şirketlerde çalışan mali müşavirler sanırım mükellefleri tarafından ödeme tarihleri , borç durumları , sigortalı çalışan bildirimleri gibi maddiyat önceliği konularda inkara başvuruluyor. ‘bilmiyordum’ ‘haber verilmedi’ ‘önceden bilgim olsaydı’ gibi kaçışlara başvuran muhataplarımız kendimizi akıl hastası gibi hissetmemize sebep oluyor. Özellikle ceza tebliğlerini ele alan mükellefler bizler için en ağır geri dönüşler olabiliyor. Kendi sorumsuzluklarının bilançosunu bize çıkartabiliyorlar.

Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte ispat edilebilirlikte kolaylaştı. Kamera görüntüleri , mailler, ses kayıtları, mesajlaşma dokümanları ile uygulanmaya çalışan inkar yollu psikolojik baskı ortadan kolaylıkla kalkıyor.

Aşırı çalışmaya son verip ; güvenli , zarar verici uyaranlardan arınmış , sağlıklı bir fiziksel ortam yaratıp iş hayatımızı devam ettirmek aile ve sosyal yaşantımıza da olumlu etkiler katacaktır.

Hiç kimse başarısız ya da kötü insan olmak için çaba sarf etmez. Zaman ve koşullar içimizdeki hırsın, kıskançlığın kötüye kullanılmasını sağlıyor. İş hayatımızda dediğimiz gibi aile yaşantımızda da olabiliyor. Eşit koşullarda yetiştirilmiş çocuklar kıskançlık duygularıyla kardeşleri ile rekabete girebiliyor. Kimi insan kıskançlığını, hırsını bastırıp iyiliğe yönelip rekabet değil hedef belirleme olarak kullanabiliyor.

Elbette hepimiz isteriz her şeye zahmetsiz sahip olmayı… Tıpkı bizlere vaat edilen cennete yaşamayı kim istemez ki. Ancak bize yazılan kader için gayret edip olduğu kadarını kabullenmeliyiz.  Kendi benciliğimiz uğruna bozulan psikolojimizle kimseyi mağdur etmemeliyiz.

Özgüvensizliğin verdiği panikle kendi hayatımızı ve ortak paydaşlarımız olan bireylerin hayatlarını çıkılmaz hale getirmemizin bize faydadan çok zararı olacak. İnsanı , doğayı , kanunu ve en önemlisi akışı olduğu gibi kabullenmek bizi ve psikolojimizi daha az yıpratacak. Bozulan psikolojinin tek zararı etrafımızdaki insanlar değil her biri başka bir derde bağlı olan hastalıklara neden olacaktır. ‘Düşünce Gücüyle Tedavi’ kitabında yazar her bir hastalığın sebebinin beynimizdeki psikolojik hastalıklar olduğunu hatta o sorunlardan kurtulmak için o sorunu yok saymayı çok akıcı , yalın olarak anlatıyor. Mesela sırt ağrısı çeken insanlar kendisini yalnız hissettiklerinden kaynaklandığı için buna maruz kaldıklarını iddia ediyor.

Tabi şimdi aklımıza hemen kendi mesleğimizden kaynaklı oturuş bozukluğunu öne sürebiliriz. Elbette oda etki ama biz neden gün boyu masa başında çalışıyoruz? Kazancımızı paylaşacağımız büyük bir çevremiz olmadığından ya da dostlarımız olmadığından olabilir mi? Bilemeyiz bu sorunun cevabı belki de hepimizin içinde gizli.. bazen kalabalık bir ailede ya da kalabalık sosyal hayatta da frekansının uymadığı insanlar içinde tek başına kalabiliyorsun.

İnsan kendi iç dünyasında savaşını bitirip sevgiyle umutla herkesi kucaklamalı. İşte o zaman dünya daha yaşanması kolay bir hale dönüşecektir.